Advert Advert
Advert
Bu makale 12 Ekim 2017 22:50:26 Tarihinde eklenmiştir. 485 Defa Okundu.

MUHTAÇ OLMA DOSTUNA...

 

 

 

Ben o zaman 18 yaşındayım. Yaz tatilinde mecburi istikamet köyün yolunu tutan üniversiteli çelimsiz bir oğlan. Sabahtan akşama bağ bostanla uğraş, fındık diplerini temizle, otları kes derken ikindiye doğru ancak nefes alabiliyorum.

Akşamüzeri köyün tozlu yollarında öbür mahalleye kadar volta vurmak bir keyifli ki sormayın.

Karşılaştığım insanların çoğuyla tanışmıyoruz. Olsun! Köyde rahatça dolaşmamdan yabancı olmadığım anlaşılıyor ya. “Evlat, sen kimsin, kimlerdensin?” diye sorduklarında ismimi söylesem tanımazlar. Şeceremi sıralıyorum:

“Öte köyden Yörük Kerim’in oğluyum ben...”

“Haa, hoca olacak sen misin?”

“Allah nasip ederse...”

Volta attığım yol güzergâhında zamana meydan okuyan iki ahşap ev var ki birinde Ali Bey oturuyor, öbüründe Arif ağa! Ali Bey duruşuyla hakikaten bir bey, beyefendi. Köyde herkes ona böyle sesleniyor. Eski evi hiç terk etmemiş, yenilerin dünyasına hiç heveslenmemiş.

Arif ağa ise bir elli boylarında ufak tefek bir adam. Yetmişli yaşları henüz devirmiş, kendi halinde yaşayıp gidiyor. Eskimiş, yer yer tahtaları çürümüş evin mavi yeşil karışımı penceresinden görünüyor hep. Yoldan gelen geçenle birkaç kelam hasbihali etmek için öylece bekliyor. Beni görür görmez bir sohbet arkadaşının gelişine sevindiğini belli etmekten de çekinmiyor.

“Adamım!” diye sesleniyor yukarıdan. Ben ise evin önünde iki taş üzerine yerleştirilmiş yarısı çürümüş tahta oturakta biraz nefeslendikten sonra karşılık veriyorum aşağıdan: “Arif amca, nasılsın?”

“Eh buna da şükür” diyor. Onu biraz keyiflendirmek için ilk adımı atıyorum: “Arif amca tamam anladık, yükseklerdesin. Fakat insanlara tepeden bakma!”

Maksadımı anlamış olmalı ki, gülümsüyor.

Ben çelimsiz bir delikanlı, fakat iyi bir dinleyiciyim. Tek gözlü evin penceresinden akşama kadar yol gözleyen ihtiyarların umutlarını suya düşürecek kadar insafsız değilim en azından. 

Zamanında çok hikâye dinlemiş, kendince çok şey bilen bu ihtiyarın ceplerinde bolca hatıra var. Cömertçe dağıtmaktan çekinmiyor onları. Köyde kim ne yapmış, kim kimin tarlasına girmiş, buğdayını mısırını çalmış bir bir saysın. Hot Osman’ı, Çakıcı’yı, Gön Ağa’yı anlatsın...

Her seferinde “Adamım...” diye başlıyor sözüne. Kâh başından geçmiş olayları kâh eskilerden dinlediği hikâyeleri anlatıyor. Bu kez bir hikâye anlattı ki, ben de size anlatayım:

“Ömrünü kahvehanelerde, meyhanelerde oyun, eğlence peşinde geçirmiş bir adam varmış köyde. Adını söylediydi de hatırlayamadım.

Bir gün ambarda un iyice azalmış. Karısı: “Yahu herif kalk git. Oluk oluk su akarken değirmende şu büğdeyleri öğütüver. Çoluk çocuk kara kışta öylece kalacağız.” diye söylese de nafile. Laf bir kulağından girip öbüründen çıkıyor.

Babası da bastırınca istemeye istemeye vuruyor yükü sırtına, değirmenin yolunu tutuyor. Bir akşam vakti varıyor değirmene. Sırtındaki yükü, bir kenara bıraktıktan sonra derin bir oh çekiyor.     

Kenarda üst üste konulmuş çuvallar gözüne takılıyor önce. Belli ki kendinden önce de gelenler var. Fakat etrafta da kimsecikler görünmüyor.

Bizimkinin aklı bir karış havada, kahvehanede asılı kalmış. Değirmende sıranın olduğunu da görünce ganimet bulmuş gibi oradan hemen uzaklaşmak istiyor. Bahane hazır: “Şimdi kim bekleyecek burada, zaten hava da soğuk. Gider kahvede takılır, bir kaç el oyun oynarım. Sabah ola hayrola. Gelir, öğütürüm buğdayı. Değirmen bir yere kaçacak değil ya...”

Uzun yoldan geldiği için yorulmuş, üstelik hava soğuk üşümüş. Arkadaşlarının yanına oyun oynamaya dönmesine dönecek de önce ateş yakıp ısınsa fena olmaz hani. Dışarıdan bir kaç odun parçası getirip ocağı yakıyor. Körpe odunlar ateşle tanışınca çıtırtılar eşliğinde sıcak bir konser veriyorlar ona. Böylece değirmen az da olsa ısınıyor, aydınlanıyor. Tam bu sırada ocak başında, duvarda hayal meyal bir yazı ilişiyor gözüne. Yanmış odunlardan artakalan kömürle karalanmış. Kıvılcımlar saçan ateşin kâh azalan, kâh artan yansımasında zar zor seçiliyor bakkal defterinden fırlamış gibi duran harfler.

İyice meraklanıyor. Neden sonra güçlükle okuyabiliyor yazıyı:

“Çalış! Çalış! Çalış! Muhtaç olma dostuna, kalırsa düşmanına kalsın...”

Artık bundan sonrasını Arif Ağa’ya bırakayım: “Bak adamım.” Diyor. “Bu yazıyı okuduktan sonra ateşin karşısında bir kütüğe oturmuş. Başını ellerinin arasına almış, sabaha kadar öylece düşünmüş.”

Ne düşünmüş?

Onu Arif Ağa da bilmiyor. Fakat tahmin etmekten de geri durmuyor:

“Büyük bir gürültüyle dönen değirmene bakmış öylece, saatlerce bakmış. İnleyerek dönen ve her bir buğday tanesini un ufak eden kocaman yuvarlak taşa.”

Sonra? Sonrası yok. Fakat bu olayı güzel bir nasihatle de bitirmeyi ihmal etmiyor:

“Bizler, dünya değirmenine düşmüş birer buğday başağıyız adamım. Taşların arasından sağ çıkan olmaz. Öğütülmeden durmak hangimizin haddine? Madem un olacağız eninde sonunda en güzeli, güzel sofralarda aş olmak, en iyisi kurtlanmamak!”

Gözlerini kısarak ciddi ciddi soruyor:

“Yoksa tarih kitaplarında okudun mu bu hikâyeyi?”

“Yok” diyorum, “Henüz okumadım, belki bir gün yazarım.”

Kader kısmet işte, nasip bugüneymiş.

 

Etiketler
Yorum Yap Toplam : 1 Yorum
  • köylü
    köylü , 15 Ekim 2017 12:39:50
    galiba hikayede geçen insanları tanıyorum. Bu arada hikaye çok güzelmiş.
Advert Advert Advert Advert
HAVA DURUMU
Gün
Bugün
Sıcaklık
5°C / 0°C
Durum
Hafif Kar Yağışlı
NAMAZ VAKİTLERİ
İmsak
06:04
Güneş
07:36
Öğle
12:39
İkindi
15:04
Akşam
17:28
Yatsı
18:53
Advert
ANKET
TÜMÜ

HİZMETE GİREN TESİSLERİN SİZE GÖRE EN FAYDALISI ?

sanalbasin.com üyesidir